Ailenin Yaşlı Üyeleriyle İlişkiler

Yazan  Dr. Lamia LEVENT ABUL | Diyanet İşleri Uzmanı Salı, 02 Ekim 2018 21:45
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

İnsanın doğumla başlayan hayat serüveni; çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık basamaklarından geçip ölümle nihayete erer. İnsanın geçirmiş olduğu bu hayat evrelerine Kur’an-ı Kerim şu ayetle dikkat çeker: “Sizi önce topraktan, sonra bir nutfe'den, sonra bir aleka'dan yaratan, sonra da olgunluk çağına ve nihayet ihtiyarlığa erişmeniz için bebek olarak çıkaran O’dur. Kiminiz bundan önce öldürülür; kiminiz de, aklınızı kullanırsınız diye, belirlenmiş bir vakte erişecek kadar yaşatılır.” (Mü’min, 40/67.) Ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi doğum ve ölüm gibi yaşlılık da ilahî kanunun bir gereğidir ve ömrü vefa eden her insan kendini ihtiyarlık potasında buluverir.

Geçmiş çağlardaki toplumlarda yaşlanan ve üretimin dışında kalan yaşlıların birtakım olumsuz muamelelere maruz kaldıkları tarihî gerçekler arasında yer almaktadır. Yaşlı insanlara karşı geçmişte gösterilen insanlık dışı uygulamalar artık çok eski çağlarda kaldı. Ancak günümüzde de yaşlılara yapılan başka türlü muameleler söz konusu. Yaşlılarımız evlerinde, odalarında, huzurevlerinde yalnızlığa, bir bakıma kendi başlarına ölüme terk edilebiliyor. Hayatlarının son demlerini yaşayan bu insanlar belki annemiz, belki babamız veya bir yakınımız... Kısacası onlar bizim hayatımızın pek çok döneminde beraber olduğumuz büyüklerimiz. Ahir ömürlerini huzur ve sükûnet içerisinde geçirmelerini sağlamak onlara karşı göstermemiz gereken vefa ve insanlık borcunun gereğidir.

Hayatta hepimizin meşguliyetleri var. Hiçbir meşguliyet annemizi babamızı aramamıza, onların hâl ve hatırlarını sormamıza, ihtiyaçlarını karşılamamıza engel olmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, yanımızda yaşlanan anne babamıza ilgi alaka göstermemizi, onlara iyi muamelede bulunup gönüllerini almamızı söylüyor: “Rabb’in sadece kendisine ibadet etmenizi bir de ana-babaya iyilik etmenizi emretti. Eğer onlardan biri ya da ikisi senin yanında yaşlanırlarsa onlara ‘öf’ bile deme! Asla azarlama, tatlı söz söyle! Onlara, kol kanat ol, sevgi ile yaklaş. ‘Ya Rab! Küçükken nasıl beni bağırlarına bastılarsa sen de onları kucakla’ diye dua et.” (İsra, 17/23-24.)

Bu ayet-i kerimede Yüce Allah insana şöyle bir hatırlatmada bulunuyor: Sen küçükken anne baban seni bin bir zahmet ve güçlük içinde büyük bir sevgi ve ihtimamla büyüttüler. Şefkat ve merhametle kucaklayıp bu günlere getirdiler. Şimdi onlar senin yanında yaşlandılar, şefkat ve merhamete muhtaçlar. Sen onlara sevgi ve merhametle yaklaş. Onların kalplerini kıracak, incitecek, üzecek davranışlardan sakın. Yaşlılığın getirmiş olduğu hastalıklar onları düşkün ve geçimsiz yapmış olabilir. Ama sen geniş gönüllü ol, sabır göster. Güzel sözler ve davranışlarla kalplerini kazan. Onlara hayır duada bulun. Şikâyetlerini ve

rahatsızlıklarını dinle, en güzel muameleyle onlara muamele et. Huysuzlukları, şikâyetleri karşısında yüzünü ekşitme, suratını asma, “öf” bile deme. Çünkü onlar şimdi sana muhtaçlar, tıpkı senin çocukken onlara muhtaç olduğun gibi…

Yüce Allah bu ayette, insanı artık hafızasının çok derinlerinde kalmış küçüklük hatıralarına götürerek bazı uyarılarda bulunuyor.  İnsanın her zaman bu hâlde olmadığını, güçsüz ve muhtaç olduğu zamanlardan geçtiğini ve o günlerde anne babasının yanında olduğunu hatırlatıyor. Aslında hepimizin anne babamızın bizim için katlandıkları sıkıntıları, fedakârlıkları duymaya ve yeniden hatırlamaya ihtiyacı var. Çünkü Kur’an’ın ifadesiyle nankör olan insan geçmişi çabucak unutabiliyor.

Hz. Peygamber’in Yaşlılarla İletişimi

Yaşlılıkta insan, içinde bulunduğu dönem dolayısıyla fazlasıyla duygusaldır. İlgiye ve sevgiye çocuklar kadar muhtaçtır. Çocukların yetişmesinde sevgi nasıl belirleyici bir role sahipse yaşlılar da aynı şekilde sevgiyle, ilgiyle hayata tutunurlar. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşlılarla iletişimi bu konuda bizlere yol gösterici örneklerle doludur. Yaşlı kimselere ikram edilmesinin sevap olduğunu belirten Hz. Peygamber, çevresindeki yaşlılara hürmet ve saygı göstermiş, ikramlarda bulunmuştur.

Hz. Peygamber’in, küçük yaşlarda anne ve babasını kaybetmiş olmasına rağmen, anne babası yerine koyduğu insanlara gösterdiği saygı ve ilgi gerçekten takdire şayandır. Sevgili Peygamberimiz, çocukluğunda evlerinde kal-dığı amcası Ebu Talib’in eşi Fatıma Hanım'ı, dadısı Ümmü Eymen’i, sütanneleri Süveybe ve Halime’yi her fırsatta arayıp sormuş, ziyaret etmiş, onlara hediyeler göndermiş, muhtaç olduklarında yardımda bulunmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 120.) Onun yaşlı insanlara göstermiş olduğu bu kadirşinaslık ve vefa hepimiz için örnek almaya değerdir.

Hz. Peygamber, Mekke’yi fethettiği zaman Hz. Ebu Bekir, artık pirifâni olmuş âmâ babası Ebu Kuafe’yi sırtına alarak Hz. Peygamber’in huzuruna getirmişti. Yaşlı bir insanın bu şekilde yanına getirilmesinden dolayı oldukça üzülen Peygamber Efendimiz, Hz. Ebu Bekir’e: “Yaşlı babanı buraya kadar yormayıp evde bıraksaydın da yanına biz gitseydik ya!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 160.) buyurarak yaşlılara hürmet ve saygının nasıl olması gerektiğini ortaya koymuştur.

Yaşlı ve düşkün hâle gelmiş anne babasına, büyüklerine bakmaktan kaçınan, şefkat ve sevgi göstermeyen, onlara karşı hatalı ve kusurlu davranışlarda bulunanlara Peygamber Efendimizin uyarısı çok manidardır: “Küçüklerimize şefkat göstermeyen ve büyüklerimize değer ve saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 159.) Sevgili Peygamberimiz sadece yaşlıların değil, düşkünlerin, zayıfların, yetimlerin ve kimsesizlerin de gözetilmesini, onlara yardım edilmesini her vesileyle teşvik etmiştir.

Yaşlı anne babalarına kol kanat geren ve hürmet gösteren evlatlar, onların Yüce Allah’ın katında ret olunmayan dualarına da mazhar olurlar. Sevgili Peygamberimiz anne babanın evladı için yapmış olduğu duanın geri çevrilmeyip kabul olunduğunu bildirmektedir. “(Allah'ın kabul ettiği) Üç müstecap dua vardır, bu duaların kabul olacağı hususunda hiç bir şüphe yoktur. Mazlumun duası, misafirin duası, anne babanın evladına duası.” (İbn Mâce, Duâ, 11.)

Yaşlılık Hayattan Kopma Değildir

Nedense toplumumuzda yaşlılıkla ilgili pek çok yanlış yargı ve ifadelere rastlıyoruz. Bu yanlış yargılardan biri de yaşlılıkla beraber insanın hayattan el etek çekerek köşesine çekilmesi ve ölümü beklemesi şeklindeki yargıdır. “Yaş yetmiş iş bitmiş.”, “Ununu elemiş eleğini asmış.” vb. sözlerle ifade edilen yargılar gerçeği yansıtmaktan oldukça uzaktır. Zira yaşlılık hayattan kopma, atıl kalma ve kabuğuna çekilme değildir. Aksine yaşlı insanlar bir ömür geçirdikleri bu dünyada bilgi, görgü ve tecrübeleriyle geçmişle bugün arasında bir köprü vazifesi görürler.

Onlar hayatta karşılaştıkları olaylardan dersler çıkarmış, hayatı özümsemiş, âdeta hayatın içinde pişmiş ve olgunlaşmışlardır. Bilge ve saygın bir konuma gelmiş bu insanların tecrübe ve birikimlerinden faydalanılabilir. Aile içerisinde herkesin sevdiği, saygı duyduğu yaşlı bir insanın bulunması, aile bireyleri arasındaki bağların güçlenmesini, herkesin birbirine karşı daha özenli ve saygılı davranmasını sağlar. Aynı zamanda insani ve ahlaki değerlerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında da etkin rol oynar.

Evde bulunan büyükanne ya da büyükbaba kuşak çatışmalarının en aza indirilmesinde son derece mühim bir yere sahiptirler. Gençler yeni öğrendikleri bilgileri ve dinamizmlerini büyüklerinin tecrübeleri ile birleştirebilirlerse daha az yanlış yapar ve hayata karşı daha donanımlı olabilirler. Özellikle yaşlılar daha sevecen, hoşgörülü ve merhametli oldukları bu çağlarda çocuklarla ve gençlerle daha rahat iletişim kurabilirler. Dede ve ninelerin torunlarına tatlı bir üslup ile anlatacakları masallar, Sevgili Peygamberimizin ve onun güzide ashabının hayatları ve ibretlik hikâyeler, değerlerin yeni kuşaklara aktarılması açısından önemsenmelidir.

Ailemiz içerisinde bulunan yaşlı insanları nasıl memnun ve mutlu edebiliriz? Elbette onlara henüz işlerinin bitmediğini ve yaşadıkları müddetçe yapacakları daha pek çok şey olduğunu hissettirerek. Mesela aile ortamı içerisinde de yaşlılara onların yapabileceği bir takım işler verebiliriz. Bu işler, onların kendilerini daha iyi hissetmelerini ve aile içerisinde onlara hâlâ ihtiyaç duyulduğunu görmelerini sağlayacaktır. “Kü-

çük bir iş, o bir saatte yapacağına ben hemen hallederim.” diye düşünmek yerine, yaşlıların bu işi başardıktan sonra yaşayacağı mutluluk hesaba katılmalı ve ona göre hareket edilmelidir. Yaşlıların yapabilecekleri işler arasında çiçeklerin sulanması, bahçe işleri, çocuklara göz kulak olma, ufak tefek alışverişler, örgü vb. el işleri sayılabilir. Tabii bu işler ailenin durumuna göre değişebilir. Özellikle anne babanın beraber çalıştığı ailelerde; çocukların, dede ve nineleri tarafından bakılması makul bir çözüm olarak düşünülebilir.

Yaşlılar için en büyük korku yalnız kalmaktır. İyice güçten kuvvetten düşen bedenleri ve artan duygusallıkları, yalnızlığın yükünü çekmekte zorlanır çoğu zaman. Yaşlılığın getirdiği yalnızlık, yaşlı insanlar için en dayanılmaz durumlardan biri hâline gelir. Onların bu ruh dünyalarını anlamaya çalışmalı ve kendilerini güvende hissettikleri sevgi dolu bir aile ortamı oluşturmaya gayret edilmelidir. Bu durum her evladın düşünmesi, yapması gereken bir vazife olarak görülmelidir.

İnsanlar anne ve babalarını huzurevlerine göndermeye karşıdırlar. Ama evlerindeki yaşlılarını da odalarında yalnızlığa ve ilgisizliğe terk ederler. Aslında onların bizden bekledikleri fazla bir şey yoktur. Ziyadesiyle hassas ve kırılgan kalpleri bazen bir sıcak tebessümle kazanılabilir. Hatırlarını soracak bir ses, kendilerine uzanacak bir şefkat eli ve sevgi dolu bir çift sözdür bekledikleri. Şair Can Yücel yaşlıların yalnızlık duygularına şu şekilde tercüman olmaktadır:

Yalnızlığa dayanırım da bir başınalığa asla,

Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka,

Bir dost göz arayışıyla,

Saat tıkırtısıyla...

Korkmam, geçinip gideriz bir mutlulukla,

Ama; ‘Günün aydın, akşamın iyi olsun’ diyen biri olmalı

Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda

Yoksa zor değil, hiç zor değil demli çayı bardakta karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya

Ama; ‘Çaya kaç şeker alırsın?’ diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...

Son yapılan araştırmalar beynin sürekli olarak yeni şeyler öğrenmesinin hücre yaşlanmasını yavaşlattığını ortaya koymuştur. Yaşlılıkta sık görülen unutkanlık ve bunun ileri aşaması olan bunama, beyinsel faaliyetlerin devam ettirilmesi ile önlenebilir. Yaşlı insanlar yeni kurslara katılarak, satranç oynayarak, bulmaca çözerek, kitap okuyarak, sağlıklarının elverdiği ölçüde seyahat ederek bu hastalıkları kendilerinden uzaklaştırabilirler.

Yaşlanmanın yaşla ilgisi olmadığını ve çok yaşamakla yaşlanılmayacağını gösteren pek çok örnek var. İnsan kaç yaşında olursa olsun, hayata dair isteklerini, ümitlerini ve heyecanlarını kaybetmemişse genç sayılır. İşte bunu ortaya koyan örnekler:

Hz. Peygamber’in müjdesine nail olmak için Arap yarımadasından at sırtında İstanbul’a kadar gelen Eyüp el-Ensari seksen yaşının üzerindeydi.

Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’ni bitirdiğinde yetmiş yaşını geçmişti. Ustalık eserim dediği Selimiye Camii’ni tamamladığında ise seksen altı yaşındaydı.

İslam tarihçisi Fuat Sezgin, hayatının son günlerine kadar ilimle meşgul olmaya devam etti ve doksan dört yaşında bile hâlâ masasının başındaydı.

Yüz yaşında hayata gözlerini yuman dünyaca ünlü tarihçi Halil İnalcık, eserlerinin çoğunu seksen yaşından sonra kaleme almıştı.

Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken yetmiş üç yaşındaydı.

Pirî Reis, altmışlı yaşlarında dünya haritasının çizimleriyle meşguldü.

Goethe, en büyük eseri Faust’u ölümünden bir yıl önce yani seksen yaşında bitirmişti.

Nobel ödüllü Alman Doktor Albert Schweitzer, seksen sekiz yaşında Afrika hastanelerinde sürekli ameliyat yapıyordu.

İsmail Dede Efendi, yetmişine merdiven dayadığı yıllarda bile nice kıymetli eserin altına imza atmıştı.

Charlie Chaplin, yetmiş altı yaşında film yönetmenliği yaparak hâlâ işinin başındaydı.

Doksan altı yaşındaki “Toprak Baba” unvanıyla tanıdığımız Hayrettin Karaca, kurduğu TEMA Vakfı ile yoğun çalışmalarına devam etmektedir.

İnsan İhtiyarlıkta Ne Bekler?

Yaşlılar aslında bizden çok şey istemiyorlar. Onların ihtiyacı biraz ilgi, biraz sevgi. Kendilerini rahat hissedecekleri sıcak bir aile ortamı. Sevecen bir bakış, içten bir tebessüm ve güler yüz… Huzurevinde yapılan bir mülakatta yaşlıların ortak düşünceleri her şeyi anlatmaya yetiyor: “Bu yaştan sonra çok yemek, çok giymek zaten bizi ilgilendirmiyor. Bizim istediğimiz, çocuklarımızdan, torunlarımızdan ilgi görebilmek, onları sevebilmektir…”

(Zeki TAN, “Yaşlıya Din Hizmeti Sunarken Onların Yaşam Kalitesini Artırma ve Yaşlılığı Anlamlı Kılmada Dinin Tanıdığı Pozitif Ayrımcılığın Boyutları”, Din Hizmetleri Sempozyumu, s. 14, Ankara 2007)

Buhâri’de yer alan bir hadis-i şerifte anlatıldığı üzere, üç genç bir mağaraya sığınırlar. Ancak mağaradan çıkmak istediklerinde büyük bir kayanın mağaranın kapısını kapattığını görürler. Mağarada mahpus kalan gençler, yuvarlanan kayanın kapattığı mağara kapısının açılması için yaptıkları güzel amelleri şefaatçi olarak anlatmaya başlarlar. İçlerinden biri de anne babasına yaptığı hizmeti, mağaranın kapısının açılması için anlatır. Ve sonunda mağaranın kapısındaki kaya aralanır, gençler kurtulurlar. (Buhârî, Enbiyâ, 50.)