Makosen

Yazan  Dr. Hafsa Fidan VİDİNLİ Cumartesi, 03 Mart 2018 19:45
Öğeyi Oyla
(15 oy)

Az önce komşumu uğurladım. Köyünü çok özlemişti. Hepimiz köyümüzü çok özleriz diye size de anlatmak istedim başından geçenleri.

“Nasıl da özlemişim köyümü hayatım bilemezsin, gidip döndük ya iyi oldu.” diye söze başladı. “Hayatım” şehir hayatına uygun bir kelime, köyde insanlar birbirlerine pek hayatım demezler. Hayatı daha çok paylaşırlar aslında ama birbirlerine genelde “ahretlik” diye seslenirler. “İyi oldu on yıl aradan sonra gitmemiz. Ama önümüzdeki bir on yıl daha gitmeyi düşünmüyorum.” diye devam etti. “Neden?” diye sordum tabi. “Dağa taşa gidiyoruz diye ciple gittik. Cipin her yanı çamur içinde döndük şehre. Utandım trafikte bütün insanlardan.” dedi. “Allah Allah! Cip dediğin zaten dağa taşa sürmek içindir. Neden utandın ki?” dedim. “Öyle deme canım. Ayakkabılarımdan da utandım.” diye ekledi. “Nasıl olur canım? Sen her zaman titizsindir üstüne başına. Ayakkabılarından utanacağın dünyada aklıma gelmezdi.” diye ben de ekledim. O söyledi ben söyledim şeklinde anlatmamak için en iyisi konuşmalarımızı özetleyeyim.

Meğerse arabadan bir inmiş, hakiki deri topuklu ayakkabıları ile büyükçe bir hayvan tersine basmaz mı? Pislikler gitsin, hijyenik de olsun diye kolonyalı mendillerle her yanını silmiş ayakkabılarının. Görüntüsü biraz düzelse de kokusu kalmış her yanında. “Aslında hakiki hayvan derisi, özüne ters olmayan bir madde ile buluşmuş ne var ki bunda?” dedim içimden. Sonra düşündüm ki deriyi seviyoruz ama tabakhaneden çıkıp kokusu kalmayınca. Öte yandan, ıslak mendillerle ayakkabı silmek de iyi bir fikir değil. Benim bildiğim alkollü madde deriyi çatlatır. Umarım ayakkabıları çatlamamıştır.

Sadece o değil, çocuklar da rahatsız olmuş köyden. Hele de Eymen. Ufaklığı alıp yeni doğmuş kuzuların yanına götürmüşler. Komşum girememiş ahıra, sevmezmiş o tür “mekânları”. Eymen, kucağına minik kuzu verilince ağlamaya başlamasın mı? “Korkmuş olabilir, daha küçük.” dedim. “Ne korkması canım, kokmuş kokmuş.” dedi. Çok pis kokuyormuş kuzu. Tabi ne bilsin çocuk, kokmak kuzunun fıtratında var. “Anne, anne iğrenç!” diye bağırmış yol boyunca. Hâlbuki çok severmiş o çiftlikleri anlatan çizgi filmleri. “Çizgi filmlerde koku yok ya, ondandır.” dedim. Hiç böyle düşünmemiş. Tahmin etmiştim.

Bol bol fotoğraf çektirmişler köyde, hatıra kalsın diye. Hem çocuklar büyüdüğünde köy hayatını görmemiş olmasınlar istiyorlarmış. Tabii insan hiçbir şeyin görmemişi olmamalı. Dağda bayırda, eşek naneleri, katırtırnakları arasında çekilmiş çokça fotoğraf vardı. Hayallerindeki gibi güller, lalelerle bezeli bulmamışlar ama etrafı. Meğerse çocuklar pembe renkli, pamucak görünümlü deve dikenlerini koparmaya çalışınca hep ellerine batmış dikenler. Karahindibaları koparıp koparıp üflerken çok keyif almışlar ama. Ne yalan söyleyeyim ben de çok severdim çocukken karahindibalara üflemeyi. Komşum bir de istek istemiş karahindibalara üflemeden önce. Bu biraz tuhaf geldi bana, ne bileyim dilekler de uçuverip gidermiş gibi geldi tüyler, tanecikler arasında. Biz dilek dilemezdik çocukken. Belki de karahindibalara üflerken tek isteğimiz karahindibalara üflemekti.

Fotoğrafların bazılarını internet sayfasına da koyduğunu söyledi. Pek bir beğeni toplamışlar. Sayfasında, dallarının bir kısmı göğe uzanırken diğerleri yerlere değen kiraz ağaçlarının arasında çekilen bir fotoğraf vardı. Çocuklar hayatlarında ilk defa, oturdukları yerden parmaklarını bile kıpırdatmadan kirazları ağızlarına alıp yutmayı tecrübe etmişler. Bu kolay lokma mest etmiş onları. Köyde karnını doyurmanın her zaman o kadar da kolay olmadığını, “Armut piş ağzıma düş”ün bir latife olduğunu anlatmak istedim ama komşum pek ilgilenmedi. Tekrar döndük fotoğraflarına, “Hani şu ahırın, bir de samanlığın önündeki fotoğraflarını koymamışsın sayfana.” dedim. “Ne münasebet canım, komik olma!” dedi. Neden kızdığını anlamadım, çok güzel gülmüşlerdi aslında o fotoğraflarda.

Eğlenceli vakitler geçirmişler epeyce, kendisi öyle söyledi. Ama gidip döndüğüne de pişman olmuş. Aslında tam anlayamamıştım pişmanlığının nedenini, “Gittiğine mi, döndüğüne mi?” diye sordum. “Gittiğime” dedi, ayakkabılarının elden gittiğine üzülmüş. Ne de olsa fiyatı bazı insanların bir aylık maaşı kadarmış. “Aman sende, bunun için mi canını sıkıyorsun? Bir dahaki gidişinde makosen giyersin, daha uygun köy hayatına.” dedim. “Makosen mi?” diye sordu, bilmiyormuş o markayı. Biliyorum “cızlavet” deseydim hiç aldırmayacaktı. “Evet ya!” dedim, “Hatta köylülerden istersen onlar sana ödünç bile verirler, hiç acımazlar ayakkabılarına.” Sonra ekledim: "Makosenleri geçirirsin marka ayakkabılarının üzerine, köy özlemini öyle giderirsin.”