Güzel Bizim Kalsın

Yazan  DR. HAFSA FİDAN VİDİNLİ Salı, 04 Aralık 2018 22:32
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

İnsan doğuştan güzel olana meyilli yaratılmış zannımca. Güzel bir çiçek, güzel bir manzara, güzel bir gün batımı, güzel bir otomobil... Otomobile nereden geldik? Doğadan…

Kızılcahamam’ın çam kokulu ağaçlarının arasında koşup oynasınlar diye hafta sonu çocukları alıp pikniğe gittik. Otomobil daha yolun kıvrımlarını inerken çocuklar “Ne kadar büyük bu ağaçlar anne!” diyerek doğaya dikkat kesilmeye başladılar. Yolculuk boyunca küçük pencerelerden gördükleri muazzam görüntüler onları büyülemişti. Gün içinde dağ bayır koştular. Öyle yorulmuşlar ki akşam eve döndüğümüzde bol oksijene maruz kalmaktan rehavet içindeydiler.

Piknik yerine vardığımızda ahşaptan yapılma masanın üzerine evden getirdiğim sarı, pembe ve lila çiçek desenli masa örtüsünü şöyle bir güzel serdim. Piknik yerlerinde, bu masa türünün betondan yapılma olanı da var. Ama ne yalan söyleyeyim, onların üzerine örtü sermek hiç hoşuma gitmez. Örtü kapatamıyor sanki betonun soğukluğunu. Ahşap masaya serdiğim kumaş masa örtümün üzerine bir güzel döşedim evden getirdiğim yiyecekleri. Bir yandan semavere su doldurdum yavaş yavaş ısınsın diye.

Mangalın dumanında çocuklar boğulmasın diye masadan biraz uzakta yaktık kömürleri. Çocuklar, küçük odunları toplama işine bayıldılar mangal yakımı öncesi. Odun parçacıkları toplamada yarıştıkları gibi çeşmeden su taşımada da yarıştılar.

Bir ara oğlumun sesini duyduk. “Baba baba!” diye bağırıyordu bir yandan adımlarını sıklaştırırken. Kızım ondan büyük aslında ama oğluma yetişmek için çabalıyordu arkasından. Meğer oğlum, elindeki küçük su bardağına çeşmeden su doldurmaya giderken patikadan uzaklaşıp ağaçların arasına dalmış. Çeşmeye doğru tekrar patikaya dönerken de cılız bir ağacın dibinde yavru bir kuş görmüş. Kuşu gökte değil yerde bulunca sevmek için yaklaşmış yanına. Kuş kaçacağı yerde hiç kımıldamamış bile. Hemen ablasına seslenmiş. Ablası kuşun ve bir zamanlar “Kuş kadar bu anne ya!” dediği kardeşinin yanına varınca hemen bir teşhis koymuş: “Ölmemiş, yaşıyor, ama çok hasta!”

Oğlum yüksek sesle konuşmasını sürdürüyordu yanımıza geldiği hâlde. “Baba kuş ölmemiş, yaşıyor, ama çok hasta. Onu hastaneye götürsen!” “Oğlum kuşlar hastaneye muayeneye götürülmez. Veterinere götürülür.” diye uzun uzun cevap vermeye çalışıyordu eşim. Onun cevabına aldırmayıp “Hadi baba, muayene et!” diyerek kolundan çekiştiriyordu ikisi de. En sonunda “kuşu muayeneye” ikna ettiler babalarını. Ne de olsa bir doktor insanı muayene ettikten sonra kuşların hâlinden haydi haydi anlardı. Eşim arabadan ilk yardım çantasını aldı önce. Kuşun kırık kanadını sardılar hep birlikte.

“İnsan çocuk doğasını hep korusa…” dedim içimden biraz da o sıralarda manzarayı dışarıdan seyreden biri olduğumdan. Hep yaraları sarsa, yara açmasa mesela… “Hastanın dinlenmeye ihtiyacı var, haydi yemeğe gelin!” diye seslendim onlara uzaktan.

Güzel günün ardından, artık toplanma vakti gelmişti. Boşalan tabak çanağı topladım önce. Piknik sepetine özenle yerleştirdim. Eşim “Hava kararmadan çıkalım.” dediğinden acele etmeye başladım. “Haydi çocuklar, kömürü çok iyi söndürmeliyiz.” diyerek seslendim. Geldiğimizde su taşımak için yarıştıklarından bol su isteyen bu eyleme de karışacaklarını hesap etmiştim. Ama gelişteki hesap dönüşe uymadı. “Aman anne! Sen taşı suyu. Biz çok yorulduk.” diyerek itiraz etmeye başladılar.

Hiç değilse etrafa savurdukları çöpleri ve özellikle bazı plastikleri toplamaları için onları ikna etmenin yolunu bulmalıyım diye düşündüm. Ne de olsa doğanın doğasını bozmak ailemizin doğasına aykırı idi. Hem çocuklar da kendi üzerlerine düşeni yapmayı öğrenmeliydi. “Oğlum, sen yaralı kuşu çok mu sevdin?” diye sordum. “Evet anne, onu eve götürelim.” diye cevap verdi. “Eve götürürsek onu kendi doğasından koparmış oluruz. Ama daha da önemlisi, savurduğumuz plastikleri toplamazsak, kuşun kanadını sarmamız da işe yaramaz.” dedim. Kızım hemen dikkat kesilmişti meseleye. “Neden anne? Kuşun sargılarının plastiklerle ne ilgisi var?”

Plastiğin yakın tarihine şimdi girmeyeyim. Ama çocuklarıma, plastik maddelerin doğada uzun süre erimediğini ve tabiatı kirlettiğini uygun bir dil ile söyleyiverdim. Onca söz kalabalığı arasında onları harekete geçiren şey, yaralı kuşun ayaklarının plastiklere takılıp uçamama ihtimali oldu. Olsun, bu ihtimal de o gün işimizi gördü.

Her şeyin her şey ile her şekilde ilişki içinde olabileceğini çocuklarıma anlatmak kolay olmadı. Yolda evimize dönerken çocuklarıma tek tek teşekkür ettim. “Güzel bulduğumuz bu piknik alanını yine güzel bulacak diğer çocuklara bırakmış olduk.” dedim ve ekledim: “Hem sonra bu vatan bizim. Her karış toprağı da bizim. Ona çok değer verdiğimizi sadece sözle söylememiz yeterli değil. Hepimiz vatanımızı korumak ve güzelleştirmek için çaba göstermeliyiz.”

Daha da diyeceklerim vardı ki kızım son noktayı koydu: “Vatanımız çok güzel anne! Güzel bizim kalsın…”

Bu kategoriden diğerleri: « Annelerin ağaçlara ihtiyacı