Dünya ve Ahiret Mutluluğun Yolu: Amel-i Salih

Yazan  Prof. Dr. Muammer ERBAŞ | Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Cumartesi, 03 Mart 2018 18:56
Öğeyi Oyla
(14 oy)

“Erkek, kadın, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. 

(Ahirette de) ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.” (Nahl, 16/97.)

Biz insanoğlu bu dünyada kendimiz, ailemiz, milletimiz ve tüm insanlık adına zorlu bir sınav vermekteyiz. Bir yandan zaman bizleri günbegün tüketirken diğer yandan dünyanın bin bir türlü meşakkati bizlere her gün acı-tatlı yepyeni tecrübeler yaşatmakta. Tıpkı Kur’an’da buyrulduğu üzere: “O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk, 67/2.)

Bu dünya hayatının bütün zorluk ve meşakkatlerine sabırla katlanmamızın yegâne gayesi Rabbimizin rızasını kazanmak suretiyle önce dünya ardından da ahiret mutluluğunu kazanabilmektir: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.” (Bakara, 2/201.)

Acaba bizleri önce bu dünya hayatında ardından da ebedî ahiret yurdunda başarılı ve mutlu kılacak olan en önemli şey nedir?

Bu hayati sorunun cevabını bulabilmek için Kur’an ayetlerini hızlıca bir gözden geçirmemiz yeterli olacaktır. Zira bu hızlı taramada gözümüze çarpacak olan en önemli kavram “amel-i salih” olacaktır.

Peki, o hâlde nedir bu amel-i salih? Acaba sadece namaz mı, oruç mu, zekât mı?

Hayır, amel-i salih birebir bunlardan hiçbiri değildir. Çünkü Allah Teala Kur’an’da bu ibadetleri amel-i salihin yanı sıra zaten ayrıca zikretmektedir: “İman edip salih amel işleyen, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 2/277.)

Amel-i salih, ilk kelimesinden anlaşılacağı üzere öncelikle bir düşünce veya tutum değil bilakis bir iş veya eylemdir; fakat sıradan değil “salih” yani Allah’ın rızasına uygun bir iş veya eylemdir. Zira amel-i salih, içinde geçtiği hemen her ayette “iman” kavramından hemen sonra zikredilir. Buna göre sıradan bir iş, eylem veya tutumun amel-i salihe dönüşebilmesi için öncelikle sahibinin Allah’a ve ahirete iman etmiş olması şarttır: “İman edip de amel-i salihte bulunanlar bilmelidirler ki biz güzel işler yapanların ecrini zayi etmeyiz.” (Kehf, 18/30.)

Amel-i salih, herhangi bir şekilde haksız çıkar sağlamak, reklam yapmak veya kendini tatmin etmek için değil yalnız ve yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan iş ve eylemlerin bütününü ifade etmektedir. Zira Kur’an’a göre bir kimse, ihtiyaç sahibi bir başkasına dinin emri olan sadaka veya zekât verse fakat buna riya veya eziyet karıştırsa bu durumda yapmış olduğu apaçık bir ibadet bile olsa amel-i salih hükmü kazanamamaktadır: “Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264.)

Allah rızası gözetilmek şartıyla ağızdan çıkan güzel bir söz veya bir kimsenin hatasını affetmek gibi basit şeyler dahi amel-i salih kapsamına girer: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir, halimdir.” (Bakara, 2/263.)

Genel anlamda Allah rızası gözetilerek yapılan küçük büyük her iyi ve güzel şey gibi, Müslüman bir birey olarak üzerimize düşen aslî insanlık görevlerimiz de amel-i salih kapsamına girer.  Nitekim bir anne babanın en büyük amel-i salihi, maddi ve manevi anlamda Allah’ın rızasına uygun salih evlat yetiştirmektir. Çünkü bu hususta Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Emzirmeyi tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da babanın borcudur.” (Bakara, 2/233.)

Bu durumda çocukların en önemli amel-i salihi ise anne babasına itaat edip onlara karşı evlatlık görevlerini eksiksiz bir şekilde yerine getirmektir: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, anne babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa kendilerine ‘Öf!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (İsra, 17/23.)

Bunun ötesinde bir kimsenin sahip olduğu işi Allah’ın rızasına uygun olarak yapması onu (işi) yine uhrevi sevap kazandıran bir amel-i salih kapsamına dâhil eder. Buna göre herkesin en önemli amel-i salihi, kendi rızkını helalinden kazanmak için Allah’ın rızasına uygun bir şekilde icra ettiği mesleğidir. Cenab-ı Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 66/6.)

Buna göre bir öğretmenin amel-i salihi vermiş olduğu eğitim, öğrencilerin amel-i salihi ise almış oldukları eğitimdir. Zira Allah’ın Kur’an’da bizlerden ilim talebi vardır ki bunun muhatabı öncelikli olarak öğretmenler ve öğrencilerdir: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 39/9.)

Bir hâkim, savcı veya avukatın amel-i salihi yürütmüş olduğu davalardır. Zira Allah Teala’nın Kur’an’da bizlerden adalet talebi vardır ki bunun öncelikli gerçekleşme yeri mahkemelerdir: “Eğer hükmedersen aralarında adaletle hüküm ver. Allah adil olanları sever.” (Maide, 5/42.)

Bir güvenlik görevlisinin en önemli amel-i salihi sorumlu olduğu bölgede halkın can güvenliğini korumaktır. Zira Kur’an’a göre en büyük günah, haksız yere bir kimsenin canına kıymaktır. Doğal olarak böyle büyük bir günaha mani olmak elbette öncelikli olarak bir güvenlik görevlisinin en büyük görevi ve amel-i salihidir: “Kim bir kimseyi, bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur…” (Maide, 5/32.)

Bir doktorun amel-i salihi de hastalarına uygulamış olduğu tedavidir. Zira yine Kur’an’da Cenabı Allah’ın bizlere yönelik insanları yaşatma talebi vardır. Bunun maddi anlamda öncelikli muhatabı elbette doktorlar ve diğer sağlık çalışanlarıdır: “…Kim de onu diriltirse (ölümden kurtarırsa) bütün insanları diriltmiş gibi olur.” (Maide, 5/32.)

Bu noktada bir işin amel-i salih kapsamına girebilmesi için bizce onun ille de bedava yani maddi bir karşılık almadan yapılması gerekmez. İslam’da en önemli şey, kul hakkıdır. Zira Allah Teala hiç kimsenin en ufak bir hakkının diğerinde kalmasından razı olmaz. Bu nedenle herkes yaptığı işin karşılığını daha alın teri kurumadan tam olarak almalıdır. Bu noktada önemli husus, yapılan işin Allah’ın rızasına uygun olarak en iyi şekilde yerine getirilmesi ve muhatapların birbirlerinden razı olmalarıdır. Dolayısıyla bir Müslüman, mesleğini Allah’ın rızasına uygun şekilde yürüttüğü takdirde bir yandan onun dünyevi ücretini diğer yandan da uhrevi sevabını alacaktır: “Erkek, kadın, inanmış olarak kim iyi iş işlerse ona hoş bir hayat yaşatacağız. (Ahirette de) ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.” (Nahl, 16/97.)