Hak-Batıl Mücadelesi

Yazan  Dr. Abdülkadir ERKUT | DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Salı, 02 Ekim 2018 21:29
Öğeyi Oyla
(0 oy)

“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 17/81.)

Mekke’yi terk etmelerinin üzerinden yıllar geçtikten sonra Müslümanlar, Allah’ın izniyle bu mübarek şehrin fethine muvaffak oldular. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), devesinin üstünde tam bir tevazu hâlinde ve Allah’ı zikrederek Kâbe’ye doğru ilerliyordu. Artık, 360 putla doldurularak şirkin odağı haline getirilmiş Kâbe’nin arındırılmasının, tekrar gerçek hüviyetine kavuşturulmasının zamanı gelmişti. Elindeki asa ile dokunduğu putlar yüzüstü veya sırtüstü yere düşüyor; bu sırada onun mübarek ağzından “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” ayeti duyuluyordu. (Müslim, Cihad ve Siyer, 87.) Allah Rasulü’nün okuduğu bu ayet, yıllar önce, Mekke döneminin ağır şartlarında nazil olmuştu. Bu sırada hak ile batıl, yani iman ile küfür arasında amansız bir mücadele yaşanıyordu. Müminler, en son mallarına ve canlarına kastedilmesi dâhil, her türlü zulümle karşı karşıya kalmışlardı. Ancak Yüce Allah, bu ayetle, şartlar ne olursa olsun Hakk’ın galip geleceğinin müjdesini veriyordu. Peygamber ve ashabı da bu ilahî vaade büyük bir imanla bağlandılar. Hakk’a olan bu imanları sayesinde bütün zorluklara göğüs gerdiler. Mekke’de tebliğe imkân kalmayınca İslam’ın hakikatlerini tebliğ edebilecekleri başka yerler aradılar; sonunda Medine yollarına revan oldular. Karşılaştıkları olumsuzlukların tesiri altında kalmadan mücadelelerine devam ettiler. Güçlü bir iman ve tarifsiz bir fedakârlıkla sürdürülen mücadelenin sonunda, işte bu gün Mekke’nin fethi gerçekleşmiş ve Hz. Peygamber’in lisanından hakkın batıla galip gelişi cümle âleme ilan edilmiş oldu.

Fethe giden yolda Hz. Peygamber ve müminleri, batılın kuvvet, kudret ve cesameti, yıldırıp ümitsizliğe düşürmemiştir. Çünkü Kur’an batılın güçsüz olduğunu değişik şekillerde vurgulamaktadır. Batılın hak karşısında güçsüzlüğü sadedinde, mesela, “Bilâkis biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir…” (Enbiya, 21/18.) buyrulmaktadır. Kuvvetli bir cismin zayıf bir cisme atıldığında onu yok edivermesi gibi, hak da batıla mukabele ettiğinde onu yok ediverecektir. Zira batıl; hak, karşısında durmadığında saldırıya geçer; ama hak geldiğinde oradan uzaklaşır ve süratle yok olup gider; canlılık emarelerini yitirir, hükmünü icra edemez hâle gelir. (Sebe, 34/49.) Onun hâkimiyeti, tabiri caizse, meydanı boş bulmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden batılın süresi uzun görünse, bağlıları çok da olsa buna aldanmamak gerekir. Batıl, gökten inen yağmurlarla dolup taşan, vadiler dolusu akıp giden selin üzerindeki köpüğe, hak ise bu nehirdeki, yerde kalan ve canlılara hayat veren suya benzer. Batıl, eritilen madenlerin üzerindeki yok olup giden cürufa, hak ise, eritilen bu madenden geriye kalan faydalı cevhere benzer. Batıl bir süre hakka galip gelmiş olsa da hakkın kalıcı ve değerli, batılın değersiz ve geçici olduğu sonradan anlaşılır. (Rad, 13/17.)

Yüce Allah hakkın batıla galip geleceğini müjdelemektedir; ancak koyduğu kanunlar gereği bunu kullarının fiillerine bağlamıştır. Hz. Peygamber ve ashabı da bu ilahî sünnete ittibaen her fedakârlığa göğüs germişlerdi. (Enfal, 8/6.) “Ey iman edenler! Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed, 47/7.) ayetinde ifade edildiği üzere; batıl ile mücadelede müminlerin zafere nail olmaları, Allah’ın dinine yardım etmelerine bağlıdır. Bir diğer husus da hakkın galibiyetinin ilan edildiği Mekke’nin fethinin, belli bir sürecin sonunda gerçekleşmiş olmasıdır. Zira hakkın batıla galip geleceğini müjdeleyen bu ayet, fetihten en az sekiz yıl önce indirilmiştir. Bu süre boyunca Allah’ın evi putlarla kirletilmiş hâlde bulunuyordu. Bu durum, Hz. Peygamber’in de bilgisi dâhilinde idi.  Kâbe’nin arındırılması, ancak Mekke’nin fethi ile bilfiil gerçekleşebildi. Bunu gerçekleştirebilmek için Hz. Peygamber’in, önce kalplerdeki putlarla ilgili inançları, gönüllerde putlara duyulan muhabbeti izale etmesi gerekti.

Hz. Peygamber’in, Mekke’nin fethi sırasındaki tavrı, hakkın galip gelmesinden ne anlaşılması gerektiğine dair bazı mesajlar içermektedir. Allah Rasulü’nün yıllardır kendisine düşmanlık edenleri affetmesi, bunlardan en dikkat çekenidir. Kâbe’yi putlardan temizledikten sonra; orada toplanmış, kendilerine yapılacak muameleyi endişe ile bekleyen Mekkelilere, “Size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sormuştu. Onlar da, “Senden iyilik bekliyoruz çünkü sen hayırlı bir kardeşsin.” cevabını verince, “Size Yusuf’un kardeşlerine hitap ettiği gibi hitap edeceğim.” diyerek, “Bugün sizler azarlanıp kınanmayacaksınız; gidin, hepiniz serbestsiniz.” demişti.  (Taberi, Tarih, II, 161.)  Üstelik Hz. Peygamber, Mekke fethedildikten sonra bile düşmanlığını halen sürdürenleri affederek gönülleri kazanmayı amaçlamaktadır. Nitekim bir gün Kâbe’yi tavaf ederken, içinden kendisini öldürme düşüncesi geçiren Fudale b. Umeyr’e Hz. Peygamber “Sen Fudale misin?” diye sordu. O da “Evet ey Allah’ın Rasulü, Fudale’yim.” diye cevap verdi. Bu defa Allah Rasulü, “Nefsinle konuştuğun şey ne idi?” diye sorunca o da, “Hiçbir şey değil, Allah’ı zikrediyordum.” diye karşılık verdi. Allah Rasulü onun bu sözüne güldü, sonra kendisine, “Allah’a istiğfar et.” dedi. Elini Fudale’nin göğsüne koydu, Fudale’nin kalbi böylece sükûna erdi. Fudale bu anı sonradan şöyle ifade ediyordu: “Allah’a yemin olsun ki elini göğsümden kaldırdığında, artık Allah’ın yarattıkları içinde bana ondan daha çok sevimli hiç kimse yoktu.” (İbn Hişam, II, 417.) Bu itibarla hak galip geldiğinde, insanların akıl ve iradelerine ipotek koyan baskı sona ermiş, özgürce tercihlerini yapabilmelerinin önündeki engeller kalkmış olur. Artık insanlar batılın çirkinliğini hakkın güzelliğini görmüşler, Allah’tan başka varlıklara kulluk etmekten kurtularak gerçek özgürlüğü tatmışlardır. Hakk’ın batıla galip gelmesi, imanın küfre, hilmin cehalete, affın kine, muhabbetin adavete, adaletin zulme, merhametin acımasızlığa, umudun umutsuzluğa galip gelmesidir. 

Akıl ve irade sahibi olması hasebiyle insanın yapacağı tercihlerin ciddi sonuçları söz konusudur. İnkâr eden ve insanları inkâra yönlendirenlerin, iyi olduğunu düşünerek yaptıkları amelleri hesap gününde kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. İman eden ve salih ameller işleyenlerin ise, hasbel kader işlemiş oldukları günahları örtülecektir. Çünkü iman ve salih amel, onların düşünce tarzlarını yaşayış şekillerini değiştirerek kendilerini bambaşka bir hale sokmuş; böylece hem dünyada hem de ahirette muvaffakiyete nail olmuşlardır. (Muhammed, 47/1-2.) Her iki grubun elde ettiği bu birbirinden farklı sonucun sebebi Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Bunun sebebi, inkâr edenlerin batıla uymaları, inananların da Rablerinden gelen Hakk’a uymuş olmalarıdır. İşte böylece Allah, insanlara kendilerinden misallerini anlatır.” (Muhammed, 47/3.)

İnananların bütün çaba ve gayretlerinden sonra hakkın galip gelmesi, Allah’ın bir lütfu olarak görülmelidir. Buna vesile olanlara düşen, O’na şükretmek, galibiyeti kendinden bilmemek, kibir, gurur ve şımarıklıktan uzak durmak ve bu yolda olabilecek hatalardan dolayı istiğfar etmektir. Fetihten sonra Mekke’ye kibir, gurur ve taşkınlıktan uzak bir şekilde şükür ve minnet duyguları ile Allah’ı zikrederek giren Allah’ın elçisinin bu tavrı ne kadar ibret vericidir!