Uluabat Gölü ve Gölyazı

Yazan  Seher MERİÇ Cumartesi, 05 May 2018 15:51
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Bu ayki yazıma “Leyleği havada görmek” sözüyle başlamak istiyorum. “Hayırdır ne leyleği?” diyorsunuz değil mi? Öncelikle bilmeyenler için bu sözün manasını açıklamam gerekiyor. Bu deyim genellikle çok sık yolculuk yapanlar ya da çok gezenler için şaka yollu söylenir. Ama benim için bu pek söz konusu değil galiba. Çünkü benim leylek bir türlü konmak bilmiyor.

Ankara’dan yola çıkalı fazla olmamıştı. Eskişehir’deki çiğ börek ve ayran ziyafetinden sonra tekrar arabaya binip yola revan olmuştum ki leylekleri gördüm. Ama daha yol bitmemişti. Bozüyük ve İnegöl derken Bursa’ya vardım. Yollar eskisi gibi değil, çok güzel, hiç yorulmadan ve risk almadan gidebiliyorsunuz. Ben bu seferki yolculuğumda sizlere Gölyazı’yı ve Uluabat Gölü’nü anlatmak istiyorum. Bir yanlış anlama olmasın. Ulubat değil Uluabat Gölü.

Filmlerde görüp de “Ayyy ne güzelmiş, keşke biz de gitsek.” dediğiniz yerler vardır eminim. İşte o güzel beldelerden biri Gölyazı. “Orda bir köy ve bir göl var uzakta.” deyip buralara kadar geldik.

Öncelikle genel bir bilgi vereyim. Burası balıkçılıkla uğraşan bir köy. Uluabat Gölü’nün içinde aslında sekiz tane ada varmış. Ben diğer yedisini göremedim. Ama herkesin bildiği ve ana karaya küçük bir köprüyle bağlı olan Halilbey Adası’nı gezdim.

Geçmişte bir Rum köyü olan Gölyazı’nın eski adı Apolyont’muş. Ne kadar doğru bilemem ama hani bizim pazarlarda severek satın aldığımız Napolyon kirazı var ya, aslında o “Apolyont Kirazı”ymış. Uluabat Gölü ve çevresinde yetişen bu kirazların iri ve kıpkırmızı olduğunu söylemeden geçmeyeyim.

Aracınızı merkeze sokamıyorsunuz, sokmayalım da; zaten küçücük ve sevimli olan bu köyü daha fazla egzoz gazıyla zehirlemeyelim. Adaya giden köprüden geçmeden bizi oldukça yaşlı bir çınar karşılıyor. Yöre halkı tarafından “Ağlayan Çınar” diye adlandırılan bu ağaç, Osmanlı’nın kuruluşundan bir önceki yüzyıldan kalmaymış. Tahmini yaşının 700 ya da 750 olduğu söyleniyor. Dimdik ve vakur bir duruşu var. Neden ağlayan çınar dedikleri hakkında bir sürü rivayet var.  Şimdi burada size bunları anlatmayacağım. Beni esas ilgilendiren Osmanlı Devleti’nin, bünyesinde yaşayan bütün tebasını kucaklaması gibi bu çınar da gelen bütün ziyaretçilerini bağrına basıyor.

Köprüden geçerken yanımıza önce bir adam daha sonra da bir hanım teyze gelip “Kızım tekneyle gölde gezmek ister misiniz?” diye sordu. Aslında ücretler çok da hesaplı sadece 5 TL ama eğer saltanat kayığı ile gezmek istersen o 10 TL imiş. Saltanat kayığı dediğime bakmayın. Biraz daha süslü ve camla kaplı. Hanım teyzeye teşekkür edip yolumuza devam ettik. “Niye binmedin?” demeyin. Benim göllere girmeme gibi huyum vardır. Ülkemizin göllerinin derinliği oldukça fazladır ve tatlı su olmasından dolayı kaldırma kuvveti çok azdır. Hoş, Uluabat Gölü’nün derinliği en fazla iki iki buçuk metreymiş.

Elimde fotoğraf makinası, sokak aralarında dolaşıyorum. Burada yaşayan halk gelen ziyaretçilere çok alışmış. Evinden çıkan bir balıkçı amca, uzun çizmelerini giyiyor ve hızlı adımlarla kıyıya doğru ilerliyor hemen önümden. Sokakta küçük bir kız, geleni geçeni hiç umursamadan bebekleriyle oynuyor.

Aslında buraya hemen her sene gelen leylekler gibi davranıyorlar. Leylekler de orada yaşayanları pek dikkate almadan yaşamlarını bir süre burada devam ettiriyorlar. Leylek deyince öyle bir iki tane falan değil inanın. Kuş göç yollarının üzerinde olduğundan her sene buraya gelen leylekler için haziran ayında bir festival düzenleniyormuş. Hemen her evin çatısında ya da elektrik direğinde muhakkak bir leylek bulunuyor. İnanmıyorsanız gelip kendiniz görün.

Gezmesi çok kolay bir ada burası. Dönüp dolaşıp geleceğiniz yer yine ana karaya bağlantı köprüsü.

Yeme içmeyi anlatmayı unuttum sanmayın. Burada pek unutulacak bir şey değil. Bu göl balıklarıyla ünlü. Yayın, sazan ve turna bol miktarda çıkıyor. Maşallah demeden geçmeyin lütfen.

Eğer isterseniz size temizlenip hazır hâlde teslim ediyorlar balıkları, buz kutuları içinde. Fiyatlar ise çok hesaplı. “Taze mi?” demeyin. Kesinlikle taze. Bu sayfada videolar da yayınlanabilseydi, o zaman sizlere tezgahta hoplayıp zıplayan turna balığını gösterebilirdim. Kim bilir belki teknoloji biraz daha ilerlerse onu da görürüz. Balık olur da balıkçı lokantaları olmaz mı? Mini mini lokantalar var.

Bursa ve civarından buraya özellikle kahvaltı yapmaya gelen çok ziyaretçi oluyor. Çoluk çocuk keyifle kahvaltılarını yaptıktan sonra tekne turuna çıkıyorlar. Sokak aralarındaki hediyelik eşya satıcılarını da söylemeyi unutmayayım. Balık ya da kahvaltı istemiyorum diyorsanız eğer, köprünün hemen dibindeki çınarların altındaki çay bahçesine oturup göle uzun uzun bakabilirsiniz. Bazen biraz durmak gerekmez mi zaten. Durmak ve bir bardak çay içerken kafamızdakini boşaltmak lazım arada bir. İşte o zamanlardan birini yaşıyorum şimdi. Bu çay da beni hep böyle düşündürüyor...

Unutmadan, son yıllarda birkaç büyük dizinin de çekim platosu olduğu için epey ünlenmiş Gölyazı. O yüzden çok fazla ziyaretçisi var. Ama eğer siz, daha sakin bir zamanda geleyim derseniz, hafta içini tavsiye ederim. Ya da belki kışın gelmek lazımdır. Çok farklı bir deneyim olabilir.

Gölyazı’dan ve Uluabat Gölü’nden ayrılırken “Acaba buralara bir daha ne zaman gelebilirim?” diye düşünmeden edemiyorum. İnşallah sahip olduğu değerleri aradan geçen yıllara yenilmez.

Şimdilik benden bu kadar. Allah’a emanet olun.