Efsaneler Diyarı Ağrı

Yazan  Seher Meriç Cuma, 02 Kasım 2018 15:47
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Artık akşam olmuş, hava kararmıştı. Sabah 7.00’den beri yollardaydık. Tamam, gezmek güzel şey ama şu yollar bazen hakikaten beni yoruyor… “Ohhh hayat sana güzel!” diye benim yerimde olmak için iç geçirenlere diyorum. Gezmek, gerçekten de ciddi çaba gerektiriyor. Otele vardığımızda bizi en çok mutlu eden şey sıcacık çorba idi. Lezzeti de harikaydı. İçinde yöresel bir ot olduğunu söylediler. İki kocaman tabak içtikten sonra biraz kendime geldim.

“Yahu ne anlatıp duruyorsun…” dediniz galiba. Haklısınız. Sanırım beni en etkileyen ikinci şeyden başladım anlatmaya. Flashback gibi olacak ama siz sevgili okurlarımdan özür dilerim. Konunun ortasından başladım. O zaman şimdi baştan alıyorum...

Ağrı’dayım... Gece geldiğimiz için hiçbir şey göremediğimiz hâlde, tam olarak Ağrı Dağı’nın eteklerinde bulunan oteldeyiz. Sıcak suyun ve ısıtma sisteminin biraz sıkıntılı olması herkesin odasına çekilip uyumasını engelledi. Aslında iyi de oldu. Hepimiz şömine karşısında toplandık. Herkes çantasındaki ufak tefek yiyecekleri çıkardı; kuru incir, meyve, kuru yemiş ve tabii çaylar…

O minicik şömine mi bizi birbirimize bağladı, internetin olmaması mı yoksa eteklerinde konakladığımız Ağrı Dağı mı? Kim bilir… Ama sonuç çok güzeldi. İnsanların birbirlerinin gözlerinin içine bakarak sohbet ettiği o eski günlere döndük. Gecenin en çok konuşulan konusu, “Sabah Ağrı Dağı’nın zirvesini görebilecek miyiz?” idi. Oteldekilerin söylediğine göre büyüleyici kar beyaz zirveyi görmek her zaman pek mümkün olmazmış ya da bir an açar sonra hemen yine bulutlar perde olurmuş…

“Nasip…” dedik ve günün yorgunluğunu atmak için odalarımıza çekildik. İçimde bir heyecan var… Burada ancak bir gün kalacağım için “İnşallah yarın Ağrı’yı net bir şekilde görürüm ve fotoğraf çekerim.” diye geçirdim içimden... Fotoğraf makinemi masanın üzerine çıkarıp hazırladım.

Hazır sırası gelmişken aklıma takılan bir şeyi de söylemek isterim. Gezi sitelerine baksanız Türkiye dendiğinde hep Akdeniz, Ege veya Marmara Bölgesi’nden ufacık bir dükkân, halıcı veya boncukçuyu yazarlar ve fotoğraflarlar. Bir türlü diğer bölgelere gitmezler. Neyse ki son yıllarda bu durum tersine dönmeye başladı.

Güya erken kalkacaktım, gözlerimi açtığımda gün doğmuştu. Pırıl pırıl bir hava vardı. Yataktan fırladığım gibi camın önüne gittim. Siz hiç camınızdan Ağrı Dağı’nı gördünüz mü? Ben gördüm. Ve herkesin muhakkak bu tecrübeyi yaşamasını isterim. Karçal Dağları’na tırmanırken bir kaza geçirdiğim için artık riskli bölgelere tırmanışa gidemiyorum. Ama benim gibi her dağcının gönlünün bir köşesinde 5137 metrelik bu volkanik dağa tırmanma arzusu vardır. “Neden?” diye sormayın. İnanın buna cevabım yok. Sadece “Öyle…” diyebilirim. İşte şimdi karşımda efsanelere konu olan Ağrı Dağı duruyor. “Allah’ım ne kadar büyüksün.” diyorum… Bu dağ için tabii ki türküler yazılır.

Alelacele giyinip hemen dışarı çıktım. Çünkü biliyorum ki dağda hava koşulları değişkendir. Ama sanki bu sefer Ağrı Dağı bana poz veriyordu. Kahvaltımı alıp otelin balkonundaki yerime geçtim. Hani sevdiklerinizle beraber karşılıklı kahvaltı edersiniz ya, aynen öyle… Ağrı Dağı anlattı, ben dinledim; ben anlattım o dinledi…

Ararat ya da Cebelü’l-Haris de denilen Ağrı Dağı’ndan ayrılmak beni üzdü. Bıraksalar akşama kadar onunla hasbihâl edebilirdim. Dünyanın ikinci büyük volkanı olan Ağrı’ya tırmanmak kim bilir ne kadar keyifli olurdu. Bu arada tırmanışın yaklaşık 4-5 gün sürdüğünü de hatırlatayım. Unutmadan burada bir hafta ya da on gün kalıp Ağrı Dağı’nı on dakika bile göremeyenler olduğunu da söylemem lazım. Tek bakışı bile insanı etkilemeye yeten bu ihtişamlı dağı görmek muhteşem bir duygu.

Biraz daha fotoğraf çektikten sonra Doğubeyazıt’a doğru yola çıktık. Ağrı'nın en eski ve en gelişmiş ilçesi burası. İran sınırına yakın olması nedeniyle sınır ticaretinin yoğun olduğu bir şehir. Coğrafya engebeli olsa da ilçe merkezi düzlükte kurulmuş. Merkeze vardığımızda kuvvetli bir yağmur yağıyordu. Ama kısa süre sonra kesildi ve hava açtı. Zaten buranın havası değişikmiş. İlçenin çevresi karla kaplı bile olsa merkezde hiç kar olmazmış.

Buraya gelmemizin sebebi tabii ki İshakpaşa Sarayı. Ama ilçe doğal bir alışveriş merkezi olması yönünden de önemli. İlçenin bin bir renkli pasajları Doğu Anadolu’nun renk ve ses ambarı gibi. Alışverişimizi yaptıktan sonra yağmurun da dinmesini fırsat bilip, esnafın ısrarla bize sunduğu çayı yudumluyoruz. Pek de iyi geliyor.

Neyi anlatmadım diyordum ki şimdi aklıma geldi. Hani “efsaneler diyarı Ağrı" dedim ya, inanın öyle… Mem ile Zin, Kerem ile Aslı, Siyabend ile Hece öyküleri hep Ağrı çevresinde dönüp duruyor. Bunlar herkesin bildikleri... Bir de az bilinenler var ki saymakla bitmez.

Şurada bir satırda Abdigör köftesinin adını da zikredeyim efendim. Eğer yolunuz Ağrı’ya düşerse tatmanızı mutlaka tavsiye ederim. Tabii bu köftenin de bir hikâyesi var ama malum bana ayrılan alan yer bu kadar…

Yazımı çok sevdiğim bir sözle tamamlamak istiyorum. “Dünya bir kitaptır; seyahat etmeyenler onun sadece bir sayfasını okurlar, seyahat edenler ise tamamını.”

Kalın sağlıcakla…